Son Adem
Konu başlıkları
İletişim

Cafer Gezgez Abdullah

"Sizden biriniz bir kötülük gördüğünde onu eliyle değiştirsin. Eğer buna güç yetiremezse diliyle değiştirsin. Buna da güç yetiremezse kalbiyle (buğz etsin). Bu ise imanın en zayıf mertebesidir."
[Hadis; Müslüm, kitab-ul iman 3]
 

Değerli insanlar;

Ahmed Hulusi adlı şahsın imanın esaslarına aykırı görüşleri ile ilgili olarak hazırladığım yazıyı ilginize sunuyorum. Bunları; yarın huzuru mahşerde, “Cafer Abdullah; sen bunları biliyordun da bizi neden uyarmadın?” diyerek yakamdan tutmayasınız diye yazdım. Değerlendirip değerlendirmemek size aittir.

GİRİŞ

Sevgili müslümanlar;

Hiçbir şer odağı islamiyete zarar veremez. Allah'ın izniyle islamiyet kıyamete kadar hakimiyetini sürdürecektir.

''Yemin olsun ki, zikirden sonra Zebur'da da: 'Şüphesiz dünyaya salih kullarım hakim olacak' diye yazmıştık.'' [Kuran, 21/105]

Birinci dünya savaşında aramızdan seçilen bazı gençler, yetiştirilip, din adamı diye, müslüman beldelere gönderilmişti. Görünürde amaçları dini gerekleri anlatmak olan bu kişiler, dini anlayışı bozmak için kasıtlı olarak  toplumda yanlış fikirleri yayarak, sadece dini anlayışı bozmakla kalmamış, aynı zamanda da Osmanlı'lının çökmesinde kısmen etkili olmuşlardı.

Değerli müslümanlar; bugün de benzer tehlikelerle karşı karşıyayız. Eskiden savaşlar kılıç kalkanla yapılırken, bildiğiniz gibi bugün, kalemle yapılıyor. Ne yazık ki uzun bir zaman müslümanlar okumaktan uzak kalmıştır.  Halbuki hepimizin malumu, Kuran'ın ilk ayeti 'Oku!' dur. Artık bu ayeti kendimize rehber edineceğiz. Okuduklarımızı da iyi anlamaya çalışacağız. Unutmayalım ki, ilim en büyük farzdır. 

Günümüzde; son asırda kaydedilen teknolojik sıçramanın ardından doğan dini bilgi boşluğundan faydalanan kimi islam düşmaları; okurlarını kitaplarındaki aldatıcı fikirlere inandırmak için, hem tanınmış eski alimlerden alıntı yapıp hem de çağdas bilime sıkça vurgu yaparken satır aralarına; ikram edilen baklavanın arasına damlatılan zehir misali, yanlış fikirler serpiştirmektedirler.

Bu yazıyla özellikle; şeytanların müslümanlardan üstün olduğunu iddia edecek kadar ileri giden, kendini çağdas islam düşünürü olarak lanse eden Ahmet Hulusi adlı kişinin, islam dışı görüşlerine dikkatinizi çekmek istiyorum.

Değerli müslümanlar; bizlere, neye inanacağımızı ve nasıl yaşayacağımızı Kuran-ı Kerim öğretir; Allah'ı ve Resul'u inkar eden  bilimadamları değil. Ne Kuran'da ne de Peygamber'in hadislerinde şeytanlar övülmüştür. Aksine Kuran baştan sona şeytanı lanetleyen ayetlerle doludur. Şeytanı yüceltici fikirlere ortak olanlar da, bu fikirleri yayanlar gibi, Allah muhafaza dinden çıkar. Zira Kuran'a göre şeytan kesinlikle kafirdir.

''Ve o zaman meleklere: 'Adem için secde edin!' dedik. Derhal secde ettiler. Ancak iblis diretti, kibirine yediremedi. Zaten kafirlerdendi.'' [Kuran, 2/34] 

Değerli okurlar;

Bu yazıda yer verilen her alıntının başına; hangi kitabın, hangi baskısının, kaçıncı sayfasından alıntı yapıldığı koyu harflerle belirtilmiştir. Gayet tabi, yapılan hiçbir alıntıda yazarın orjinal ifadesinin tek bir kelimesi, hatta noktası virgülü dahi değiştirilmemiştir. Bunun doğruluğundan emin olmak isteyenler; yapılan alıntıları, ilgili kitabın belirtilen baskısındaki orjinal metinlerle karşılaştırmaları gerekir. Zira aynı kitabın değişik baskıları arasında ciddi farklılıklar vardır.

Ahmed Hulusi'nin, sadece kendi resmi websitesinden yapılan alıntıların kendisine ait olduğunu; dolayısıyla; kendi tavsiye ettiği kitapevinin sattığı, kendisine ait kitaplardan orjinaline sadık kalınarak yapılmış alıntıların kendisine ait olmadığını, sitesinin hemen başında, koyu, kırmızı ve büyük harflerle belirterek, yıllardır yayınlanan kitaplarını inkar etmesi hayret vericidir.

Daha hayret verici olanı ise sitesinde; bahsedilen konuların mahiyeti ile ilgili önemli değişiklikleri, hiçbir açıklama yapma gereği duymadan, yapmayı alışkanlık haline getirmiş olmasıdır. Halbuki, tek amacının insanlarla bildiklerini paylaşmak olduğunu ifade eden bir kişinin, şeffaf bir tutum sergilemesi gerekir.

Bizi cinni olmakla ve gerçekleri çarpıtmakla itham edenlere ise cevabımız aşagıdaki ayettir:

''Sana kesin bilgi geldikten sonra, onun hakkında seninle mücadele eden kimselere; 'Gelin! Oğullarınızı ve oğullarımızı, hanımlarınızı ve hanımlarımızı, kendi canlarınızı ve kendi canlarımızı davet edelim ve sonra haksız (olanın) üzerine Allah'tan lanet dileyelim.' de. Allah'ın lanetini yalancıların üzerine kılalım.'' [Kuran, Ali imran 61]

İlahi adaletin mümkün olduğunca çabuk tecelli etmesi için; bu yazıyı okuyan herkesten; 'Allah'ın laneti yalancının üzerine olsun' demesini istirham ediyorum. Allah niyeti halis olan herkesten razı olsun. Amin...

  Nebiyi şan’a da cinler kuşatmıs dediler
 Gıybet edip taşı toprağı yediler
 Taşlanmayan Allah dostu olur mu
 Taştan kaçıp kahraman göründüler

 Gerçek velilerin ilmi özünde
 Maymunda aramaz Hak konuşur sözünde
 Garbi taklit eder sahte kahraman
 Bir söyler bir unutur durmaz sözünde

 Hak kapısı kolay girilir sanma
 Ne kadar vursalar da dünyayı anma
 Hak dostlarına laf atan hayvan
 Gıybet iftira edeni Hak dostu sanma

 İslamın sartı beş degişmez ayar
 Okyanus ötesinden konuşur cinnar
 Zengin kadın alır paraya doyar
 Allah’ı bilmeyen bunlara uyar

 Cafer’im ben kim bilir ahvalimi
 Aşka düştüm kim anlar sualimi
 Şehveti dünyadan lezzet alan bilmez
 Destgiri Hak olan bilir halimi

1. ŞEYTANIN MÜSLÜMANLARDAN ÜSTÜNLÜĞÜ (!)

Okyanus Ötesi 1, baskı 1998, Sayfa 94-95

''...Şeytanların yani cinlerin çok çok büyük bir kısmı, "ALLAH" isminin işâret ettiği mânâyı bugünkü, TANRI`ya tapan müslümanların bildiklerinden çok daha iyi biliyorlar; ve de yaşıyorlar!... Kendilerindeki kuvvet de zaten oradan geliyor!... Şeytan bugünkü müslümanlardan çok daha fazla ALLAH`a iman sahibidir!... Şeytan kendisindeki kuvvet ve kudretin Allah'tan geldiğine iman hâlindedir... Ve de şeytan, bir kısım hâllerinde Allah`a sığınmaktadır!..''

Değerli okurlar; hiçbir semavi ktapta, şeytanın Allah'a iman ettiği yazılı değildir. Şeytan Allah'a sığınıyorsa; biz, kimden nereye sığınacağız? Bakın Kuran ne buyuruyor:

''Öyleyse Kuran okunduğu zaman, kovulmuş şeytandan Allah'a sığın! Gerçek şu ki, iman edenler ve rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (şeytan) hiçbir zorlayıcı gücü yoktur. Onun zorlayıcı gücü, ancak onu veli edinenlere, onunla O'na (Allah'a) ortak koşanlar üzerindedir.''

[Kur'an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı, Ali Bulaç, 16/98-100]

''Ve o zaman meleklere: 'Adem için secde edin!' dedik. Derhal secde ettiler. Ancak iblis diretti, kibirine yediremedi. Zaten kafirlerdendi.'' [Kuran, 2/34] 

Sevgili okurlar, Ahmet Hulusi;

Aden cennetine gideceği müjdelenen o şanlı nebinin şanlı ümmetine, Muhammet ümmetine;

ki, o şanlı nebi, ümmetinin zalimlerini dahi affettirmek için günlerce oruç tutmuş, son nefesinde bile ümmeti için ağlamıştır;

bügünkü müslümanların kafir şeytandan bilgi, iman ve yaşantı olarak daha aşağı olduğunu (!) ifade ederek, hakaret ve iftira etmektedir!

O şeytan ki;

Allah, “Şimdi in aşağı oradan. Çünkü senin orada büyüklük taslamak haddine değil! Hemen çık! Çünkü sen aşağılıklardansın” dedi.’ [Kuran, 7/13]

ayetinde olduğu gibi, ne kadar alçak olduğu Kuran’da sabittir.

Günümüzde inançlı insanlar başsız kalmış olabilirler; eğitimsiz kalmış olabilirler fakat asla şeytandan aşağı olamazlar.

Allahın ruhudur insan, bil ki kendi canı;
Şerefsiz deme ona, ademdir iyi tanı!

Ne var ki; şeytanın ademde göremediğini; şeytandan olanlar da elbette, inançlı insanlarda göremezler.

Sevgili okurlar;

Peygamberimiz; ‘birbirinizi sevmedikçe iman etmis sayılmazsınız’, buyuruyor.

Ben Cafer Abdullah, elhamdülillah müslüman ve müminim. Muhammet ümmetinin en cahilinin dahi saçının bir teline kurban olurum. Niyetim sadece, peygamberimizin;

Günah işleyen bir kavmin içinde bunu ıslah etmeye kadir olanlar bulunduğu halde düzeltmezse, Allah’ın azabı umumi olur!’;

buyruğu doğrultusunda sorumluluğumu yerine getirmektir.

2. CİNLERİN GAYBI BİLDİĞİ İDDİASI

Ruh İnsan Cin kitabı, 16. Baskı, sayfa 119-120

 “...Dünya üzerinde, anlattıklarımıza en büyük örnek durumunda olan ve CİN`lerden birisine bağlı olarak yaşamış bulunan Ahmed Kadyani, bizzat kaleme aldığı hayat hikâyesine göre, Hindistan`ın Kadyan kasabasında doğmuştur...

Kendi anlattığına göre, keşif(!) yoluyla ailesinin aslen Semerkand`lı olduğunu öğrenmiştir... Yaratılış olarak kendi kendine kalmaya yönelik ve hassas bir yapıya sahip bir kişidir.

Sık sık yalnız bir köşeye çekilip benliğini tanıma çalışmaları yapmaktadır...

İşte bu günlerden birinde aniden gizliden bir ses iştir... Bu sesi sadece o duyabilmektedir... Kendisinden başkası o sırada yanında olsa bile, bu sesi duyamamaktadır...

İşte bu ses, babasının o gün akşam ezanından sonra öleceğini, bildirir...

Ahmed Kadyani bunu işitince çok korkar ve çok üzülür...

Bu üzüntü ve korku sırasında ses tekrar gelir:

-ALLAH" kuluna yetmez mi?..

Ve gerçekten o gün akşamüstü babası vefat eder...”

Değerli Müslümanlar;

Ahmed Hulusi burada, cinlerin gaybı bildiğini iddia etmektedir. Bu konuda Kur’an ne diyor; ona bakalım..

Süleyman’ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, O’nun öldüğünü ancak asasını yiyen bir ağaç kurdu (güve) onlara gösterdi. (Sonunda yere) düşünce anlaşıldı ki, cinler gaybı bilselerdi, o alçak düşürücü azap içinde beklemezlerdi.” (Sebe/14)

Değerli Müslümanlar;

Ahmed Hulusi, cinlerin gaybı bildiklerini ifade ederek hem cinlerin H.Z. Muhammed´ten üstün olduklarını iddia  etmiş oluyor1 hem de yukardaki ayeti inkâr etmiş oluyor ki, Kuran’ın bir ayetini dahi kabul etmemek, yine kendi ifadesi ile tamamını kabul etmemektir.2

Ayrıca; “Allah kuluna yetmez mi?..”3 ifadesi cinnî bir ifade değil, Kuran’dan bir ayettir.

3. INSAN-I KÂMİL KİTABI

Değerli Müslümanlar;

Ahmed Hulusi, kendi yanlışlarını kabul ettirmek için, insanları, “sadeleştirme” adı altında değiştirilmiş eski eserlere de yönlendirmektedir.4 Örneğin...

İnsan-ı Kâmil; Abdülkerim Cilî, baskı 1996,
Kitsan; 2. Cilt, Ellinci Bölüm, Sayfa 51

RUH-UL KUDÜS HAKKINDA

Bil ki!..

RUH-ÜL-KUDÜS: Ruhların da ruhudur... demektir.

Ruh-ul Kudüs; 'KÜN (OL)' (En'am suresi, ayet 73) emri şumulünün altına girmekten yana münezzehtir...

Ayrıca asla onun için Mahluktur!.. da diyemeyiz. Zira; o Hak'kın has olan yüzlerinden bir yüzdür, o yüzle kaimdir...

Ruh-ul Kudüs; bir ruhtur... Ancak diğer ruhlara benzerliği yoktur... Çünkü Ruh-ül Kudüs; Allah'ın ruhu'dur... Ki Cenab-ı Hak; Ademe bu ruhtan üflemiştir.

Aşağıda ki ayet-i kerime ile, bu manaya işaret edilmiştir;

'- Ona ruhumdan üfledim.'(Sat suresi, ayet 72)

Değerli Müslümanlar;

Yukarıda Abdülkerim Cilî’nin çok açık bir şekilde ifade ettiği mânânın nasıl değiştirildiğine lütfen ibretle bakınız:

Bu mânâdan da anlaşıldığı gibi, Adem'in (a.s) ruhu yaratılmıştır; ama Allah'ın ruhu yaratılmış değildir.”

Değerli Müslümanlar;

Çelişkiyi gördünüz. Üstteki paragrafta Abdülkerim Cilî, “Allah’ın ruhuna mahluk denmez”; yâni, “Allah’ın ruhu yaratılmamıştır” derken, alttaki paragrafta ise, Allah’ın ruhu olan ademe üflenen ruhun yaratıldığı ifade ediliyor. Böyle bir çelişkinin yer aldığı bir sadeleştirmenin altında ancak ya çok büyük bir basiretsizlik, ya da çok büyük bir ard niyet gizlidir... Yorum sizlerin....

Aynı kitaptan bundan daha vahim olan başka örnekler verelim:

2. Cilt, Elli dokuzuncu Bölüm, 3. Fasıl, sayfa 219

...İblis ve tebeasınıysa; Yüce Hak; Celal, Zulmet ve Dalal sıfatından yarattı ki... öbürlerini olduğu gibi; bunları da Peygamber (s.a.v.) Efendimizin nefsinden yaratmıştır.”

2. Cilt, Elli dokuzuncu Bölüm, 3. Fasıl, sayfa 225-227

...'Kıyamete kadar.' (Sad suresi, ayet 78)

Buyrulması da, yine hasr ifade eder...

Ki; Kıyamet günü geçtikten sonra, İblis'e lanet yoktur!..

Çünkü; 'Kıyamet günü.' denilen Din Günü tabii zulmetin hükmü kalkar!..

Bu manaya göre İblis: İlahi huzurdan ancak kıyamet gününden önce kovulur ve tard edilir... çünkü, onun asli durumu bunu gerekli hale getirir...

Onun aslısının iktizası ise, tabii engellerdir ki, Ruhun ilahi hakikatlerle tahakkukuna engel olur.

Amma, bundan sonra; tabii durumlar, kemalat cümlesinden sayılır.

Artık ona lanet yoktur, sırf yakınlık vardır!..

Ve o zaman iblis, önce olduğu gibi, Allah katında bulunan ilahi yakınlığa döner...

Bu ise cehennemin zevalinden sonra olur.

Çünkü: Allah-u Teala'nın yarattığı her şey, elbette önceden bulunduğu hale gelecektir.

Her şey aslına rücu eder.. Atasözü...

Bu asalet durumu, kat'idir...

Bu manayı iyi idrak eyle!..

Söylediğine göre: İblis, lanete uğradıktan sonra; çok sevindi. Aşka gelip coştu... hatta bu hali ile alemi doldurdu...

İblisin bu halini görünce şöyle dediler:

Nedir bu halin?.. Sen huzurdan kovuldun!..

Bu soruya şöyle cevap verdi;

Bu benim için bir hıl'atir, rütbedir. Habib Allah tek beni seçti. Onu: Ne bir meleğe giydirdi; ne de bir mürsel peygambere.”

Değerli Müslümanlar;

Baştan sona satanist görüşler içeren bu bölümle ilgili olarak sadece dört noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum:

1- İblis cinler, peygamberimizin nefsinden yaratılmamıştır. Peygamberimizin nefsi Allah’ın ruhudur.

2- İblis cinler, hiçbir zaman Allah’a yakın değillerdi ve hiçbir zaman da Allah’a yakın olamazlar; çünkü ateşten yaratılmışlardır.

3- Şeytan cinlere, sadece kendilerine ait olanları saptırmaları için kıyamete kadar mühlet verilmiştir. Buradan; onların sadece kıyamet gününe kadar lanetlendiği, kıyamet gününden sonra üzerlerinden lanetin kalkacağı ve Allah'a yakınlık elde edecekleri mânâsı çıkmaz.

Andolsun, cehennemi seninle ve onlardan sana uyanların hepsiyle dolduracağım.” (Sad/85)

4- Cehennem ebedîdir; hiçbir zaman son bulmayacaktır (zeval olmayacaktır). Zira, Kuran bunu aşağıdaki ayette olduğu gibi, bir çok yerde ifade etmektedir:

İşte bu Allah düşmanlarının cezası ateştir. Ayetlerimizi inkâr etmelerinden dolayı, orada onlara ceza olarak ebedî kalacakları yurt (cehennem) vardır.” (Fussilet/28)

Ancak Allah’tan gelenleri tebliğ edebilirim ve O’nun vahiylerini açıklayabilirim. Kim Allah’a ve Resülüne karşı gelirse, şüphesiz onlar için, içinde ebedi kalacakları cehennem ateşi vardır.” (Cin/23)

4. MELEKLER, İNS VE CİN

Sevgili okurlar,

Ahmet Hulusi'nin son zamanlarda, özellikle kendi resmi web sitesinde online yayınlanmakta olan kitaplarında sürekli değişikler yaparak, ortaya konan çelişkileri ayıklama gayreti içinde olduğu açıkça görülmektedir.

Ancak ortaya konan çelişkilerin de ötesinde...

Özellikle kendi okurlarının hemen farkedeceği üzere, resmi web sitesinde; aşağıda bizim kendi kitaplarından, gayet tabi orjinaline sadık kalarak yaptığımız alıntılarda cinleri tanımlayan ifadelerde de geçen, 'ışınsal' sözcüğünü çıkartıp yerine 'dalga' sözcüğünü koyduğu gibi...

Ahmet Hulusi'nin; kendisiyle özdeşleşmiş tanımlamalarında bile anlamsız değişikler yapması gerçekten dikkate değer.

Ruh İnsan Cin kitabı, 16. baskı, sayfa 23-24

...Atom boyutundan salt enerji boyutuna kadar tüm kuantsal kökenli ışınsal yapılar MELEK kelimesiyle; ışınsal yapı üstü yapılar da İNS ve CİN diye tarif edilmiştir.”

Değerli Müslümanlar;

Ahmed Hulusi, yukarıda, meleklerin ışınsal yapı, cinlerin ve insanların ise ışınsal üstü yapı olduğunu ifade ederken, aşağıda da okuyacağınız gibi, aynı kitabın diğer sayfalarında ve başka kitaplarında ise, cinlerin ve insan ruhunun aynı ışınsal yapı olduğunu iddia etmektedir. Bundan daha vahim olan iddia ise, meleklerin madde varlıklar olduğu iddiasıdır. Zira; ışın ve kuant maddedir.

Ruh İnsan Cin kitabı, 16. baskı, sayfa 23-24

...CİN kelimesiyle işaret edilen UZAYDAKİ VARLIKLAR daha sonra da detayları ile anlatacağımız şekilde astral bedenle varolan bir tür HOLOGRAMİK varlıklardır.

Aynı şekilde İNSAN RUHU dahi, insan beyninin üretmiş olduğu dalgalardan oluşan bir tür HOLOGRAMİK IŞINSAL BEDENdir!”

...Bu yüzdendir ki insan ve cin ve hayvan denilen tüm varlıkların orjini tümüyle meleklerdir.”

Değerli Müslümanlar;

Yukarıda tüm varlığın orijininin melekler olduğu ifade edilirken, meleklerin de ışınsal, kuantsal bir yapıya sahip oldukları iddia edilmektedir. Bilim adamlarına göre; ışın ve kuant maddenin en ince parçalarıdır; yâni maddedir. Ahmed Hulusi, böylece tüm varlığın maddeden ibaret olduğunu söylemektedir. Yâni, Kuran’da bahsedilen madde ötesini (ahireti) inkâr etmektedir.

Ruh İnsan Cin kitabı, 16. baskı, sayfa 157

...Cinlerin yapısının bir takım ışınlardan meydana geldiğini daha önceki bölümlerde açıklamıştık. Keza insanların da yapısının ışınlardan meydana geldiğini ve insan bedeninin her an bir takım ışınlar yaymakta olduğundan söz etmiştik.”

İnsan ve Sırları kitabı, 18. baskı, sayfa 149

...Günümüz modasıyla «uzaylı» varlıklar denilen «cin»lerin bedeniyle insanın bu taşıyıcı ruhu aynı yapısal özelliklere sahiptir.”

Değerli Müslümanlar;

Ahmed Hulusi, yukarıda açıkça cinlerle insan ruhunun aynı yapısal özelliklere sahip olduğunu ifade etmektedir. Halbuki ışınsal olan yapı, yine kendi ifadesiyle, ateş yapıdır.5

CANNI (CİNLERİ) DA DUMANSIZ ATEŞTEN (IŞINDAN) YARATTIK.” (Rahman/15)

Hakikatte biz insanı bir kuru çamurdan, suretlendirilmiş bir balçıktan yarattık. Cin taifesini de bundan önce dumansız ateşten yaratmıştık. Ve düşün o vakit ki, Rabbin meleklere, ‘Ben’ demişti; ‘Kuru bir çamurdan, suretlenmiş bir balçıktan bir beşer yaratacağım. Dolayısıyla onu düzenleyeceğim ve içine ruhumdan nefh eyleyeceğim (üfüreceğim) zaman derhal onun için secdeye kapanın!’ ” (Hicr/26~29)

Değerli Müslümanlar;

Yukarıdaki ayetlerin de açıkça ifade ettiği gibi, cinler ateşten yaratılmıştır. İnsanın bedeni çamur, ruhu ise Allah’ın ruhudur ve asla ışınsal, yâni ateş değildir. Cinlerle insan ruhunun yapısal özellikleri çok ayrıdır. Melekler ise nuranî yapılardır. Ahmed Hulusi, bu suretle yukardaki ayetleri açıkça inkâr etmektedir.

Ruh İnsan Cin kitabı, 16. baskı, sayfa 189

...Daha önce de açıklamaya çalıştığımız gibi, CİNLER istedikleri anda ve yerde, arzu ettikleri bir şekilde insanlara madde ötesi olan yapılarını madde görüntüsüyle gösterebilirler.”

Dua ve Zikir kitabı, 26. baskı, sayfa 259

...Hz. İsa da şu anda yaşamakta olduğu ruh ya da bir tür halogramik ışınsal bedenini tekrar yoğunlaştırmak suretiyle yeni baştan aramıza dönecektir ki, bu dönüş yaşı da, ayrıldığı andaki 33 yaşın sureti ve şekliyle gerçekleşecektir.”

Değerli Müslümanlar;

Birincisi; İsa A.S.’ın ruh bedeninin ışınsal beden olduğunu iddia etmek, O’nun ateş beden olduğunu, yâni cin olduğunu iddia etmektir. Halbuki İsa (A.S.), her insan gibi, Allah'ın ruhudan olduğu için, ruhani bir varlıktır.

İkincisi; Ahmed Hulusi’nin ifadesine göre, madde ötesi (yâni ahiret), güya cinlerin yaşadığı mekândır. Bu doğru olsaydı, hiçbir cin ahireti inkâr etmez, hepsi Müslüman olurdu. Ayrıca; madde ötesine, yâni ahirete “cinlerin alemi” demek, ahireti madde yapmaktır. Zira; cinler alemi madde alemdir.

Üçüncüsü; madde ötesi bedeni yoğunlaştırıp madde aleme geçiş asla söz konusu olamaz.

Dördüncüsü; hiçbir cin, bir peygamber gibi asla olamaz.

Beşincisi; madde ötesinden dünyaya tekrar gelip yaşamak mümkün olsaydı, Hz. Muhammed (s.a.v.) gelirdi. Böyle bir olay asla mümkün değildir.

Ruh İnsan Cin kitabı, 16. baskı, sayfa 80

...Basit mânâdaki, yâni bizim umumî olarak anladığımız ölümleri ise, kendilerine tayin edilmiş ömürleri sonunda perisperilerinden (ışınsal bedenlerinden) soyutlanmaları tarzında olmaktadır. Cinler kendilerinden birisinin ölümlerini, onun aralarından kaybolmalarıyla anlarlar.”

Değerli Müslümanlar;

İnsanlar ölünce, güya cinlerin boyutu olan ışınsal boyuta geçiyorlarsa, cinler ise, ölünce, ışınsal bedenlerinden soyutlanıp bulundukları (güya) madde ötesi olan alemden kayboluyorlarsa, peki o zaman, ölen cinler nereye gidiyorlar?.. Bunun yorumunu size bırakıyorum.

Ruh İnsan Cin kitabı, 16. baskı, sayfa 25

...Evet, ‘CİN’ sınıfı genelde ‘İNSAN’ sınıfına secde etmemiştir!.. Etmez de!.. Zira, yapısal olarak insandan pek çok üstün özelliklere sahiptir.”

Ruh İnsan Cin kitabı, 16. baskı, sayfa 80

...Yapıları sebebiyle çok gelişmiş imkânlara sahip olmalarına rağmen, düşünce seviyesi bilinç olarak insanlardan üstün olanına da rastlanmaktadır!.. Şurası da kesin olarak bilinmektedir ki, üstün insan, üstün CİNden daha üstün olmaktadır.”

Değerli Müslümanlar;

Cinler ateş yapılardır. İnsana ise Allah'ın ruhu üflenmiştir. Ateş yapı nasıl olur da Allah’ın ruhundan üstün olabilir? Bu şahıs, kitaplarında cinleri apaçık her fırsatta övüp, insanlardan üstün olduklarını ima ederek, insanları şeytani cinlerle korkutmayı hedeflemektedir. Halbuki Kur’an;

Size o haberi getiren şeytan sadece kendi dostlarını korkutur. Siz ondan korkmayın da bana isyan etmekten korkun! Eğer müminlerseniz...” (Ali İmran/175);

Doğrusu o benim kullarım yok mu? Senin, onlar üzerine hiçbir saltanatın yoktur, vekil ise Rabbin yeter.” (İsra/65)

demektedir.

İnsan akıldır; melekler zekâdır; cinnî şeytanlar ise cehalettir. Cinnî şeytanlar cahil olmasaydı, ademe secde ederdi. Bu şekilde şeytanları yüceltenlerle ilgili olarak aşağıdaki ayet inmiştir:

Bir kısmını hidayete kavuşturdu, bir kısmına da sapıklık hak oldu. Çünkü bunlar Allah’ı bırakıp şeytanları dost edindiler. Bir de kendilerini hidayet üzere zannederler.” (Araf/30)

5. CİNLER VE SİGARA

Ruh İnsan Cin kitabı, 16. baskı, sayfa 111

...RİCAL-İ GAYB denen evliyaullah'ın asla SİGARA içmemesine karşın, CİNNİ olan kişilerin hemen tamamının SİGARA müptelası oldukları, gözlemlerimiz arasındadır. Bu sebebledir ki CİN adıyla anılan bu görünmez varlıklardan uzak kalmanın en başta gelen tedbiri SİGARAdan uzak durmaktır.”

Değerli Müslümanlar;

Burada da, sigara içenlerin tasavvuf ehli, veli olamayacakları iddia ediliyor. Halbuki; örneğin, bir sigara tiryakisi olan Ladikli Ahmed Ağa, yine kendi ifadesiyle 300’lerden olan bir velidir.

Ruh İnsan Cin kitabı, 16. baskı, sayfa 39

...Einstein ilk olarak uzay ve zamanla ilgili düşüncelerimizin yanlışlığını ortaya koydu.”

...Einstein bunlarla da yetinmedi. Maddenin enerjiye; yani başka bir tabirle maddenin madde ötesine dönüşmesinin esaslarını da inceledi.”

Değerli Müslümanlar;

Sigara içen müslümanları ve müslüman alimleri yerden yere vuran Ahmed Hulusi, onların uzak durulması gereken cinnî kişiler olduklarını ifade ederken; örneğin Albert Einstein gibi, sigara ve alkol bağımlısı batılı bilim adamlarını eserlerinde övüp göğe çıkarmaktadır ve müslümanları onlara yöneltmektedir. Zira; bir pipo ve puro bağımlısı olan Einstein’ın şarap ve kanyak içtiği, karısının ve doktorunun tüm çabalarına rağmen içki ve sigara alışkanlığından ölene kadar vazgeçemediği bilinmektedir. Üstelik sözkonusu bilim adamları ne Kuran'a ne de peygamberimize iman etmektedirler.

Ahmed Hulusi, esasında sigarayı bahane ederek, kendi yanlışlarına karşı çıkanları peşinen cinnî ilan edip, çevresindekilerin, çok hassas konuları objektif olarak değerlendirmelerini engellemek istemektedir.

Ayrıca; sigara konusunda ne bir ayet vardır, ne de bir hadis... Sigara konusu insani dinden çıkaracak kadar önemli olsaydı, bununla ilgili olarak peygamberimizin mutlaka bir hadisi olurdu.

Ruh İnsan Cin kitabı, 16. baskı, sayfa 109

...Cinlerle ilgili pek çok eserde yazılı olduğu gibi cinlerin gıdası kokudur. Cinlerin en çok sevdikleri koku da sigara kokusudur.”

Ruh İnsan Cin kitabı, 16. baskı, sayfa 81

Cinler, hareketlilikleri ve madde kaydında olmamaları dolayısıyla, geçmişi tamamen bilebilmektedirler.”

Değerli Müslümanlar;

Madde kaydında olmayan bir varlığın gıdasının, madde olan sigara dumanı olduğu iddiası, ancak boş bir safsata olabilir. Ayrıca; dikkatinizi çekerim ki, burada cinlerin sadece gaybı değil, geçmişi de (üstelik tamamen) bildikleri ifade ediliyor. İyi incelendiğinde, söz konusu şahsın, her fırsatta cinlerin sözde üstün özelliklerini insanların zihinlerine kazımak gibi bir gayret içinde olduğu fark edilir.

6. 120. GÜN OLAYI

İnsan ve Sırları kitabı, 18. baskı, 1. cilt, sayfa 148

...Beynin yüz yirminci günde ulaştığı bu kapasite ile, kozmik ışınların etkisi sonucu ölüm ötesi yaşamda devamını sağlayacak olan bedeni üretmeye başlamasına da din terminolojisinde 'bedene ruh üflemesi' tanımı getirilmiştir.

...Beynin ürettiği bu, ruh adı verilen bir tür hologramik ışınsal beden dört veya üç katlı olarak incelenebilir.”

Değerli Müslümanlar;

Ahmed Hulusi; güya ışınsal (yani ateş yapı) olan ruhun, cenin dört aylıkken beyin tarafından üretilmeye başladığını iddia ediyor. Halbuki; insana Allah’ın ruhu üflenmiştir ve Allah’ın ezelde var olan ruhu, ne üretilir, ne de yaratılır. Sonradan var olan, yâni yaratılan her şey yok olucudur. Başlangıcı olanın sonu da olur. Şayet ruhumuz sonradan var edilseydi, tekrar yok olurdu. Ruhumuzun ebediyen yaşayacak olması, ezelde var olmasındandır. Madde bedenleriniz de dahil zahirde gördüğünüz her şey, bu ruha göre meydana gelir. Bu ruh olmadan hiçbir şey meydana gelmez.

Bu ruh, ne bedene girer; ne de bedenden çıkar gider. Sadece, beden aracılığı ile bireyselliğini yaşayacak tecrübeler edinir. Atomların birleşiminden meydana gelen biyolojik beden dağılınca da, elde ettiği kemaliyetle sonsuza dek yaşamını sürdürür..

Hem Rabbin, Ademoğullarından, bellerinden nesillerini alıp da, onları nefislerine karşı şahit tutarak, ‘Rabbiniz değil miyim?’ diye şahit getirdiği zaman; ‘Evet’ dediler, ‘Şahidiz.’ Kıyamet günü, ‛Bizim bundan haberimiz yoktu’ demeyesiniz.” (Araf/172)

İnsan ve Sırları kitabı, 18. baskı, 1. cilt, sayfa 150-151

Allah bir mahlûk hükmedip yaratmak istediği zaman Melek:

-Ey Rabbim, erkek midir, dişi midir; SAİD midir, ŞAKİ midir; rızkı nedir, eceli nedir. diye sorar. BUNLAR ANASININ KARNINDA İKEN BÖYLECE YAZILIR.”

...Bu olay 120. günde bir anda olup biten bir iştir.”

Dikkatinizi çekmek isterim ki, aynı hadis yine aynı kitabın 103. sayfasında da yer almaktadır. Ancak 103. sayfada, “Erkek midir, dişi midir” ifadesi yerine, aşağıda görüldüğü gibi, “İşini” ifadesi yazılıdır. Yukarıdaki hadis doğru ise, Ahmed Hulusi hangi yetkiye dayanarak peygamberin hadisini değiştirmiştir?

...Ve tekâmül eden mudgaya dört kelime emrolunur ki; Onun işini, rızkını, ecelini, sâid veya şakî olduğunu yaz!.. denilir.”

Akıl ve İman, 9. baskı, sayfa 201

...120. günün sonunda, Allah bir melek gönderir ve gelişen o mudgaya dört özelliği yazması emrolunur. Onun cinsiyeti, rızkı, eceli, said veya şaki olduğunu yaz; denir.”

Değerli Müslümanlar;

Cinsiyet 120. günde oluşmaz. Zirâ; hepinizin bildiği gibi, doktorlar günümüzde, çocuk rahime düşmeden önce isteğe göre cinsiyeti belirleyebilmektedirler.

Said ve şaki olayının da 120. günden önce belirlendiğini, yine kendisi Akıl ve İman adlı kitabının 9. baskısının 213. sayfasında yer verdiği hadis ile ifade etmektedir.

Allah, cennet için birtakım insanlar yarattı; bunlar babalarının omurga kemiğinde iken daha cennetlik oldu. Cehennem için de bir takım insanlar yarattı ki, bunlar babalarının omurga kemiğinde, iliğindeyken cehennemlik oldu.” (Müslim ve Ebu Davud)

7. ENERJİ

Ruh İnsan Cin kitabı, 16. baskı, sayfa 31

...Evet; günümüz bilimi, maddenin hıza göre değiştiğini, yüksek hızda ise enerjiye yani madde ötesine dönüştüğünü artık rahatlıkla kabul etmekte ve değerlendirmektedir.”

Değerli Müslümanlar;

Maddenin enerjiye dönüşmesiyle madde ötesine dönüştüğü” ifadesi, bilimin değil, Ahmed Hulusi’nin iddiasıdır. Zira; aynı kitabın 33. sayfasında; “...Bundan sonra ünlü bilim adamı Albert Einstein şu açıklamayı yaptı: ‘Madde enerjidir; enerji de madde. Aradaki fark gelip geçici bir haldir.’” ifadesi yer almaktadır ki doğru olan da budur.

Ahmed Hulusi esasında, madde ötesine dönüşmenin enerjiye dönüşme olduğunu ifade ederek; “...Allah’tan geldik, Allah’a döneceğiz.” (Bakara/156) ayeti dikkate alındığında, daha önce de ortaya koyduğumuz gibi, ahiretin ve Allah’ın (güya) enerji, yâni madde olduğunu vurgulamak istemektedir.

8. NAMAZ KONUSU

Değerli Müslümanlar;

Ahmed Hulusi'nin ilmiyle amel edenlerin, namaz konusunda yanılgı içinde olduklarına dair bazı duyumlar aldığımızdan ve namazın dinin direği olmasından dolayı, namazla ilgili aşağıdaki görüşlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Değerli Müslümanlar; imanın alâmeti; islamın beş şartını yerine getirmek başta olmak üzere, ibadet yapmaktır.

Dünyaya gelmemizin gayesi, ibadet yapıp ruhumuzu kemalleştirmektir. Sadece bilgi, ilim, insanı kurtarmaz. Örneğin; kalp ameliyatının nasıl yapılacağını okur, öğrenirsin. Fakat uygulamaya gelince, doktor olmadığın için, yapamazsın. Allah’a vasıl olmayı (ermeyi) velilerin kitaplarından okur, öğrenirsin; fakat vasıl olamazsın. Allah’a vasıl olmanın tek yolu, ibadet etmektir. İbadet ise, ancak madde bedenle yapılır, bedene yaptırılır. Namaz, bedene yaptırılan en önemli ibadettir. Bundan dolayı Resulullah; “Namazı terk eden dinini yıkmıştır” demiş ve beş vakit farz namazı kıldığı gibi, nafile namazları da kılmıştır.

En çok ibadet edenler, Allah’a vasıl olanlardır. Peygamber efendimiz, namazı, miraçla, yâni Allah’a vasıl olduktan sonra getirmiştir. Dünyadan ayrılana kadar da en çok namaz kılan kendileri idi. Geceleri kalkıp ayakları şişene kadar namaz kılardı. Şayet Allah’ı bildikten sonra namazın hükmü kalksaydı, peygamber efendimiz örnek olmak için sadece beş vakit farzları kılardı.

Gecenin bir kısmında da uyanarak sana mahsus fazla bir ibadet olmak üzere teheccüd namazı kıl ki, Rabbin seni Makam-ı Mahmud’a ulaştırsın.“ (Kuran, 17/79)

Namaz, insanın ilmini arttırdığı gibi, Allah’a yakınlık vesilesidir. Allah’ın Zatı sonsuz-sınırsızdır. Bu sonsuzlukta yol alabilmen için, dünyadan ayrılana kadar ibadet etmek zorundasın. Ne kadar çok namaz kılarsan, Allah ilminde o kadar ilerlersin. Akıllı bir insan, namazını terk etmez. Namazını terk etmiş, sözde “alim, üstad, çağdaş düşünür” görürseniz, ondan ceylanın aslandan kaçtığı gibi kaçınız. Zira namaz cephede dahi terkedilmez;

(Ey Muhammed!) Cephede sen de onların (mü’minlerin) arasında bulunup da onlara namaz kıldırdığın vakit, içlerinden bir kısmı seninle beraber namaza dursun. Silahlarını da yanlarına alsınlar. Bunlar secdeye vardıklarında (bir rekat kıldıklarında) arkanıza (düşman karşısına) geçsinler. Sonra o namaz kılmamış olan diğer kısım gelsin, seninle beraber kılsınlar ve ihtiyatlı bulunsunlar, silahlarını yanlarına alsınlar. İnkar edenler arzu ederler ki, silahlarınızdan ve eşyanızdan bir gafil olsanız da size ani bir baskın yapsalar. Yağmurdan zahmet çekerseniz, ya da hasta olursanız, silahlarınızı bırakmanızda size bir beis yoktur. Bununla birlikte ihtiyatlı olun (tedbirinizi alın). Şüphesiz Allah inkarcılara alçaltıcı bir azap hazırlamıştır.” (Nisa/102)

Namaz kılmamakta ısrar edenlere, namazı terkedenlere ise ne deneceği aşağıdaki ayette yazılıdır:

O, (Peygamberi) doğrulamamış, namaz da kılmamıştı. Fakat yalanlamış ve yüz çevirmişti. “Bu azap sana layıktır, layık! Evet, layıktır sana, layık!” denecektir.“ (Kıyame/31~35)

Aşağıdaki ayetlerde ise açıkça inananların namaz kılmaları gerektiği belirtiliyor.

İnanan kullarıma söyle, namazı dosdoğru kılsınlar, hiçbir alışveriş ve dostluğun bulunmadığı bir gün gelmeden önce kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda gizlice ve açıktan harcasınlar.” (Kuran, 14/31)

Ailene namazı emret ve kendin de ona devam et. Senden rızık istemiyoruz. Sana da biz rızık veriyoruz. Güzel sonuç Allah’a karşı gelmekten sakınanlarındır.” (Kuran, 20/132)

Namazı kılın, zekatı verin. Rükû edenlerle birlikte siz de rükû edin.“ (Kuran, 2/43)

İnsan ve Sırları, 1. Cilt, 18. baskı, Sayfa 237

...Her Şey İbadettedir!..

İnsanların ve cinlerin varlığından gaye;

İNSANLARI VE CİNLERİ ANCAK KULLUK ETMELERİ İÇİN HALKETTİM...” (51/56) Ayetinden anlaşıldığı üzere; sadece ve Ancak Allah'a ibadet etmeleridir!..

Bu ibadet, bütün insanlarda ve cinlerde, mutlak olarak yerine gelmektedir!..

Bütün insanlar ve cinler Allah'a ibadet durumundadırlar!.. Ayette, bir kısmı ibadet ederler veya isteyenler ibadet eder gibi bir mana yok! Tüm insanların ve cinlerin bu ibadet işlemini yerine getirmek için halk edildikleri söyleniyor... Bu iş için halk edildiklerine göre, bundan çıkan mana, hepsinin istisnasız bu işi yerine getirdikleridir!.. Cünkü bir şey, ne için meydana getirilmişse, o işi yapar!..”

Değerli Müslümanlar;

Kulluk başka, ibadet başkadır... Bu sebeble zaten ayette de “ibadet” kelimesi değil, “kul” kelimesi geçmektedir.

Basit mânâda, ibadet, kulluğun bir ifadesi olabilir; ama geniş mânâda, kulluğu yerine getirmek, her zaman, ibadet etmek anlamına gelmez. Örneğin; namaz, basit mânâda pek tabi kulluğun bir ifadesidir ve ibadettir. Ahmed Hulusi’nin çarpıttığı geniş mânâya göre ise; hırsızlık, tecavüz ve katliam yapmak da bir ibadettir. Halbuki hırsızın, tecavüzcünün ve katliam yapanın ortaya koyduğu fiiller, Ahmed Hulusi’nin iddia ettiğinin aksine, asla ibadet olamaz. Zira; ibadet ancak Allah’a yaklaştıran fillerdir.

Evet, mutlak manada her şey kuldur; ancak her şey ibadet halinde değildir!.. Görüldüğü üzere, Ahmed Hulusi bu iki kavramı birbirine karıştırmaktadır.

Hakkı bâtılla karıştırıp da bile bile hakkı gizlemeyin.” (Bakara/42)

Son olarak; geçmiş evliyaya ait kitapları, kimin ne maksatla çevirdiğini, ya da sadeleştirdiğini bilmeden, o kitalardan yapılan alıntılara itibar etmemenizi tavsiye ediyorum. Zira; bir çok insan, “Bak, filan veli şunu yapmış” gibi ifadelerle aldatılmaktadır. Unutmayınız ki en doğru ölçü peygamberimizin yaşantısıdır ve ancak ayet ve sahih hadisler güvenilir delil olarak kabul edilebilir. Hiçbir ayet ve hadis namazın Allah'a erdikten sonra terkedilebileceğini söylemez.

9. KADER KONUSU

Değerli müslümanlar,

Kader ilmi asırlardır anlaşılmamış bir konudur. Bu konuyla ilgili olarak birinci görüş; cüzi iradenin olmadığını ve kaderi Allah’ın yazdığını söyler. İkinci görüşe göre ise, cüzi irade vardır ve herkes kendi kaderini kendi yazar.

Birinci görüşe göre, hiç kimse Allah’ın yazdığı kaderin dışına çıkamaz. Allah, senin yaptıklarını sana cebren yaptırır. Bu görüşle ilgili olarak birçok ayet ve hadis vardır. Örneğin...

Yolu doğrultmak da Allah'a aittir, ondan sapan da var. Bununla beraber Allah dilese, hepinizi hidayette kılardı.” (Nahl/9)

Allah her kime hidayet ederse, işte o ermiştir. Her kimi de sapıtırsa, artık onu irşad edecek bir veli bulamazsın.” (Kehf/17)

Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde kim varsa hepsi birden iman ederlerdi. O halde insanları hep mümin olsunlar diye sen mi zorlayacaksın? Allah’ın izni olmadıkça hiçbir nefis için iman edebilmek yoktur. Ve akıllarını güzel kullanmayanları pislik içerisine bırakır.” (Yunus/99-100)

Allah önce kalemi yarattı; ‘Yaz’ dedi. Kalem, ‘Neyi yazayım?’ dedi. Allah, ‘Kaderi, olanı ve ebediyete kadar olacak olanı yaz’ diye buyurdu.” (Tırmızi, Ebu Davud)

Allah yarattıklarını bir karanlık içinde yarattı, sonra nurundan saçtı; bu nurdan alanlar hidayete erdi, almayanlar delalette kaldı. Allah’ın ilmine göre kalem kurudu.” (Tırmızi, iman bahsi)

Görüldüğü üzere, bu ayetlere ve hadislere göre, insan kendine taktir edileni yaşamaktadır.

İkinci görüşe göre ise, yaptıklarını sen hür iradenle yaparsın, Allah sana zorla yaptırmaz. Bu görüşle ilgili olarak da birçok ayet ve hadis vardır. Örneğin...

Kim iyi bir iş yaparsa bu kendi lehinedir. Kim de kötülük yaparsa aleyhinedir. Rabbin kullara zulmedici değildir.” (Fussilet/46)

Herhalde, biz ona yol gösterdik, ister şükredici olsun, ister nankör, kâfir.” (İnsan/3)

Başınıza ne bela geldiyse kendi ellerinizin kazandığıyladır. Halbuki bir çoğunu affediyor.” (Şura/30)

Kim doğru giderse sırf lehine gider. Kim de sapıklık ederse ancak lehine eder. Ve hiçbir günahkâr diğerinin günahını çekemez. Biz bir resul gönderinceye kadar azaplandırmayız.” (İsra/15)

Her doğan ancak İslam fıtratı üzere doğar. Sonra ana ve babası onu, Yahudi veya Hristiyan yapar.” (Ebu Davud, Ebu Müslim, Tırmızi)

İkinci görüşün öne sürdüğü hadiste; insanların anne ve babaları tarafından yönlendirildikleri; ifade edilmektedir. Birinci görüşün öne sürdüğü hadislerde ifade edildiği gibi, kader yazılmış, kalem kurumuş olsaydı, bu mümkün olmazdı.

Dikkat edilirse, iki görüşü de destekleyen hadisleriyle, Peygamberimizin ağzı; yine iki görüşü de destekleyen Kuran'ın ağzıyla aynıdır.

Peki; biz, her iki görüşü de destekleyen ayet ve hadislerden sonra, bu işin içinden nasıl çıkıp, kaderi nasıl anlayacağız?

Değerli Müslümanlar;

İlahi kitaplardaki ayetlerde; avam düzeyine, havas düzeyine ve hassül havas düzeyine olmak üzere üçlü bir hitap vardır. Bu hitapların birbirine karıştırılmasından dolayı, kader gibi birçok konuda ihtilafa düşülmüştür. Örneğin; Kuran’daki, “Mahlukatın kaderini önceden yazdık” ayetinden yola çıkan birinci görüşün savunucuları; insanı mahluk olmakla sınırlayıp, insanın biyolojik madde bedenden öte bir varlık olduğunu gözardı ederek, insanın kaderinin önceden yazıldığına inanırlar.

Halbuki; “mahluk” kelimesi, zahirde gördüğümüz; insan, hayvan ve nebatın madde bedenleri, galaksiler, yıldızlar ve gezegenlerle baraber; göremediğimiz cinlerin ateş bedenleri, atomlar, atomları meydana getiren parçacıklar gibi, varlığın madde boyutuna işaret eder. İşte; kaderi önceden yazılmış olan; mahluktur, yani yaratılmış olandır; varlığın madde boyutudur.

Nasıl ki tüm varlığı madde ile sınırlamak yanlış ise, varlığın özü olan insanı da madde beden ile sınırlamak yanlıştır. Zira varlık ve onun özü olan insan; madde üstü, madde ve madde ötesinin BİR.liğidir. İnsanın madde olan boyutuna „beşer“ denmiştir. Dolayısıyla kaderi yazılan insanın beşeriyetidir.

Ancak insan; beşeriyetin üstünde bir varlıktır. Zira onun ruhu, aşağıdaki ayetlerin de açıkça ifade ettiği gibi, “Allahın ruhu”dandır.

Ve düşün o vakit ki Rabbin meleklere, ‘Ben’ demişti; ‘Kuru bir çamurdan, suretlenmiş bir balçıktan bir beşer yaratacağım. Dolayısıyla onu düzenleyeceğim ve içine ruhumdan nefh eyleyeceğim zaman derhal onun için secdeye kapanın.’” (Hicr/28-29)

O ki yarattığı her şeyi güzel yarattı. Ve insanı yaratmaya bir çamurdan başladı. Sonra da bir sülaleden, bir hakir sudan neslini yaptı. Sonra onu düzenleyip İçİne ruhundan üfledİ.” (Secde/7~9)

Rabbin meleklere demişti ki, Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım. Onu tamamlayıp İçİne de ruhumdan üfledİğİm zaman, derhal ona secdeye kapanın.” (Sad/71-72)

Ve Rab Allah yerin toprağından adamı yaptı ve onun burnuna hayat nefesİnİ üfledİ. Ve adam yaşayan can oldu.” (Tevrat, Eski Ahit, Tekvin, Bab 2/7)

İşte insana üflenen bu ruh, insanın madde üstü boyutudur. Ancak; insana madde üstünden sadece bir cüz üflenmiştir. İşte; bu cüzzün iradesi, cüzzi iradedir. İnsana üflenen cüzzi ruh, madde üstünün bütünselliği olan tümel ruhtan ayrı olmadığı için, cüzzi irade de tümel ruhun iradesi olan külli iradeden ayrı değildir. Madde üstü; mahluk, yani yaratılmış olmaktan, bir kadere tabi olmaktan münezzehtir. İnsan, işte bu madde üstü boyutu itibariyle beşeriyet üstü bir varlıktır, ademdir. Zira adem, beşeriyet üstü bir varlık olmasaydı, melekler kendisine secde etmezdi.

Ancak bu hakikat; tasavvuftaki mülhime noktasına gelen bir çok insanın, kendisinin Allah olduğu zannına kapılmasına neden olmaktadır. Bu zanna kapılanlar;“Allah dilediğini yapar, günah-sevap yok” diyerek, her türlü yanlışı yapmaya başlar ve yaptığı yanlışlardan kendisini sorumlu tutmaz. Namaz gibi şeriatın emirlerini terk eder. Ya da; birinci görüşün savuncuları gibi, “İnsanın iradesi olmadığına göre, yapan da yaptıran da Allah’tır” diyerek, insanlara, yaptıklarını, Allah’ın zorla yaptırdığına inanır. Bu anlayış, “Cebriye Mezhebi” anlayışıdır. Bu anlayıştaki kişiler tekliği yaşadıklarını sanırken, aslında, bir kaderi yazan Allah’ın varlığına, bir de kadere mahkum insanın varlığına inanarak, farkında olmadan ikiliğe düşmüşlerdir. İşte bu anlayış şirktir. Bu tür kişilere doğruları kabul ettirmek mümkün değildir. Çünkü; onlar, kendilerinin en yüksek makamda olduklarını zannederler.

Halbuki teklik, bir anlayış değil, sıfattır. Örneğin; dünyada yaşayan yedi milyar insanın siması birbirine benzemez. Hiç kimse birbirinin tıpkısının aynısı değildir. Ağaçlar da öyledir. Örneğin, milyarlarca elma ağacı vardır; fakat birbirinin tıpkısının aynısı değildir. Kiminin boyu uzun, kiminin kısa, kiminin dalı eğri, kiminin gövdesi kalın vs. Hayvanat da öyledir. Hattâ yağan kar taneleri bile birbirinin tıpkısının aynısı değildir. Gezegenler, güneş sistemleri, galaksiler de öyledir. Madde evrende yaratılan bir nesnenin tıpkısının aynısı ebediyete kadar bir daha asla yaratılmaz. Madde ötesi sayısız alemler ve orada yaşayan sayısız varlıklar da böyledir. İşte; teklik kanunu budur. Herkes, farkında olsun olmasın, tekliğini yaşar. Yoksa; “Allah birdir, tektir; ben de bunu anlayıp vahdet sırrına erdim. Allahtan başka bir şey yoktur; ben de O olduğuma göre, dilediğim gibi yaşarım. Allahın namaza ihtiyacı yoktur” deyip günah-sevap tanımadan tekliğini yaşadığını sananlar yanılmışlardır.

Kâinatta hiçbir şeyin tıpkısının aynısı yoktur; her birim tektir. İşte „Allah'ın TEK.liği“ budur. Aynı zamanda bütün birimler birbiriyle bağlantılıdır ve bütünsel „TEK.“i oluşturur. Bunların bütününe de “Allah’ın BİR.liği” denir.

Çok daha dar görüşlü kimi insan da duruma göre hem,“Allah bizi yarattı, dünya üzerinde serbest bıraktı, bizim cüzi irademiz var, kaderimizi kendimiz yazıyoruz”, hem de “Allahın yazdığı kadere tabiyiz”, derler. Nefsine hoş gelen bir gelişme için, “Ben cüzi irademle yaptım” deyip kendine pay çıkarırken; nefsine hoş gelmeyen bir gelişme içinse, “Bu benim kaderimde varmış” deyip, olanlardan Allahı sorumlu tutar.

Kaderin hakikatine ermiş olanlar ise bilir ki, insanda; “madde üstü ruh”, “madde beden” ve “madde ötesi bilinç” BİR.lik halindedir. Bu BİR.likten dolayı insan kainatın özüdür. İşte;

Ve Allah insanı kendi suretinde yarattı. Onu Allah’ın suretinde yarattı.” (Tevrat, Eski Ahit, Tekvin, Bab 1/27)

ayeti bu hakikate işaret eder.

İnsan; kendisine üflenen ruh itibariyle ne Allah'tan ayrı, ne de, kendisine üflenen ruhun cüzziyeti itibariyle, Allah'la aynıdır. İnsan; bireysellikten münezzeh madde üstü tümel ruhtan bir cüzzün, madde de büründüğü beşeriyet vesilesiyle bireyselleşerek madde ötesi bilince dönüştüğü varlıktır. İnsan; ademe, bireyselleşme ve kemalleşme sürecinde verilen isimdir. Bu süreçte insan hem ibadeti yapan, hem de yaptırandır... Madde üstü aklı ile ilim elde edip madde bedenine namaz gibi çeşitli ibadetler yaptıran insanın madde ötesi bilinci kemalat elde eder. İşte; peygamberimizin aşağıdaki hadisinde ifade ettiği “hidayet bulan”, kemalleşen insandır.

Allah karanlıkta nurundan saçtı; alan hidayet buldu, almayan dalalette kaldı”

Dar manada karanlığa ana rahmi denmiştir. Ana rahmi hava-toptak-sudan ibarettir. İçinde bulunduğumuz dünyaya aittir ve maddedir. Bu sebeple insan sadece ana rahminde değil, rahimden çıktıktan sonra da karanlıktadır. Karanlığa saçılan nur ise; insana dünya yaşantısı boyunca çeşitli vesilerle sunulan ilim ve ibadet olanaklarıdır. İşte bahsedilen nuru alıp hidayet bulanlar, dünyada sunulan ilim ve ibadet olanaklarını değerlendirenlerdir.

Ölümle birlikte taş-toprak-su olan madde beden dağılır; taşa, toprağa, suya karışır ve beşeriyet son bulur. Baki kalan; “...biz Allah’a aitiz ve sonunda ona döneceğiz...” (Bakara/156) ayetinin de işaret ettiği gibi, bireyselleşme ve kemalleşme sürecini tamamlayan ademdir. Zira her insan; en geç ölümle birlikte, topraktan gelenin toprağa, ruhtan gelenin de ruha döndüğünü (bilince dönüştüğünü), görür. Herkes, ahiret denen madde ötesinde; dünyada yaptıklarının sonuçları ile karşılaşır.

O gün insanlar amellerinin kendilerine gösterilmesi için bölük bölük kabirlerinden çıkacaklardır. Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse onun mükafatını görecektir. Kim de zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse onun cezasını görecektir.“ (Zilzal/6~8)

Bununla ilgili olarak kimseye torpil yapılmaz; kişi nebi dahi olsa, yaptıklarının karşılığını görür. İşte bu sebeble peygamber efendimiz, (s.a.v.) gece gündüz ibadet etmiş, namaz kılmıştır.

Değerli okurlar;

Son olarak size peygamber efendimizin “Devenizi bağlayın, öyle tevekkül edin” sözünü hatırlatmak istiyorum. Bu hadiste peygamberimiz, müminlere; cüzzi irade ile tedbir aldıktan sonra olacakları Allah'ın takdirine bırakmaları tavsiye ediliyor.

Kaderi anlamak için insanı doğru değerlendirmek gerekir. İnsan madde üstü ruh, madde beden ve madde ötesi bilincin BİR.liği olduğu için; insanı sadece ruh, ya da sadece beden, ya da sadece bilinç olarak değerlendirerek kader konusu asla anlaşılmaz. Bu konudaki ihtilafın temelinde bu yatar.

Kader konusunda birinci görüşün delil gösterdiği ayetleri insanının beşeriyetine göre, ikinci görüşün delil gösterdiği ayetleri ise insanın ruhaniyetine göre yorumlarsak, iki görüşün de delil gösterdiği ayetleri daha iyi anlarız. Birinci görüşe doğru, ikinci görüşe yanlış demek; ikinci görüşün ortaya sürdüğü ayetleri inkâr etmektir. Aynı şekilde ikinci görüş doğru, birinci görüşe yanlış demek ise; birinci görüşün ortaya sürdüğü ayetleri inkâr etmektir. Halbuki her iki görüşün de delil gösterdiği ayetler doğrudur. Bilindiği üzere Kuran’dan bir ayeti inkâr etmek, Kuran’ın tamamını kabul etmemektir. Bu sebeble, kader konusunu tartışmak sakıncalıdır. Bu konuyu tartışmış nice kavim helak olmuştur. Peygamber efendimiz (s.a.v.) de bu sebeble, aşağıdaki hadiste de ifade edildiği gibi, ümmetinin alimlerine dahi kader konusunu tartışmayı yasak etmiştir:

Siz bununla mı emr olundunuz? Ben bunun için mi peygamber olarak gönderildim? Şunu biliniz ki, sizden önceki ümmetler, bu tür tartışmalara başladıkları zaman helak olmuşlardır. Sizi bu tartışmalardan men ediyorum.” (Tırmızi, Kader, 1)

Sevgili müslümanlar,

Kader konusu, Allah’a vasıl olmadan anlaşılacak bir konu değildir. Allah'a vasıl olan dahi böyle sınırsız bir manayı kelimlerle tam olarak ifade edemez. Zira, kader Allah'tandır. Bu yüzden, aklımızın almadığı yerde iman edelim... Çünkü kadere iman, imanın şartlarındandır. Kur’an bize, nasıl yaşamamız gerektiğini en doğru şekilde öğretmektedir. Ve Allah'ın rahmetiyle bize dua kapısı, yanlışlardan dönüp yolumuzu doğrultmamız için her an açık tutulmaktadır.

Kullarım, beni senden sorarlarsa, (bilsinler ki), gerçekten ben (onlara çok) yakınım. Bana dua edince, dua edenin duasına cevap veririm. O halde, doğru yolu bulmaları için benim davetime uysunlar, bana iman etsinler.” (Bakara/186)

Bu davete en başta peygamberimiz uymuş ve sıkça aşağıdaki gibi dua etmiştir.

-Ey kalpleri çeviren Allah! Kalbimi dinin üzere sabit kıl.

Sahabeler sorar:

-Getirdiklerine iman ettik. Bizim için korkuyor musun, ya Rasulullah?

-Evet; çünkü kalpler Allah'ın iki parmağı arasındadır. Dilediği gibi onları çevirir.” (Hz. Ayşe)

Dua kaderi değiştirir ve kazayı önler. İnsan, kaderine dua ile yön verebilir. “Kaderinde dua etmek varsa edersin, yoksa edemezsin” sözü, cebriye mezhebi anlayışıdır ve insanı ancak duadan alıkoyar. Şeytani bir sözdür. Peygamberimizin dua konusundaki hadislerinde böyle bir ilavesi yoktur.

Sevgili okurlar; peygamber efendimizin kader tartışmasını sahabelerinin alimlerine dahi yasak ettiği hadisine, Ahmed Hulusi de "Akıl ve İman" kitabının 9. baskısının 209. sayfasında yer vermiştir.

Ancak

"Ruh  İnsan Cin" kitabının 16. baskısının 111. sayasında da bakın ne diyor:

a- VAHDET

b- KADER

Gerek farkında olmadan CİNNİ tesir altına girip kendini mürşid veya evliya sanan kişiler; gerekse de gerçekten CİNlerle ilişkide olanlar, bu konulara girmekten kesinlikle kaçınırlar...

Bu iki konu 'CİNlerin akıl zayıflıkları' sebebiyle uzak durdukları ve bağlılarını da uzak tutmaya çalıştıkları iki konudur.

Gerek 'CİNLER' ve gerekse de bilerek veya bilmeyerek onlara tabi durumda olanlar, insanlara bu iki ilmi öğretmeyi hedef alan tasavvuftan uzak tutmak için ne kadar başka ilim varsa, bunların hepsiyle meşgul ederler...

Nerede sizi 'vahdet' ve 'kader' ilminden uzak tutmaya çalışan bir kişi görürseniz orada 'CİNni izlerin mevcudiyetini öncelikle araştırabilirsiniz.”

Gördüğünüz gibi Ahmed Hulusi bu iddiasıyla Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’i dahi cin yapıyor. Halbuki; müslüman alimler, hocalar ve müminler, bu konuyu cinnî olduklarından dolayı değil, peygamberimiz (s.a.v.) yasak ettiği için tartışmazlar.

Değerli okurlar;

bütün bu yazdıklarımdan sonra belirtmek isterim ki, benim kader konusuyla ilgili hiçbir iddiam yoktur. Benim için esas olan Peygamber Efendimizin hadislerinde ve Kuran-ı Kerim’de buyrulanlardır, hepsine hiç şüphesiz iman ediyorum.

10. YORUMSUZ ALINTILAR

Sevgili okurlar;

Son olarak, Ahmed Hulusi’nin kitaplarında yer alan ve yorum yapmaya bile gerek duymadığım bir kaç bölümü sizlerle paylaşmak istiyorum.

Okyanus Ötesi 1, baskı 1998, Sayfa 88

Soru:

-Cehennemin yakmayacağını madde beden yaşamıyla ölçebilir miyiz? Sağlayı, mihengi nedir?..

Üstad:

-Dünya yaşamında Allah Rasûlü’ne imanı olduğu halde ALLAH’ a iman etmemiş herkes Cehennem’de yanacaktır...”

Okyanus Ötesi 1, baskı 1998, Sayfa 142

Soru:

-Yani ruhu olmayanın hafızası olmaz mı?..

Cevap:

-Ruhu olanın hafızası vardır; fakat her hafızası olanın ruhu yoktur... Yani ölüm ötesi yaşamını sağlayacak olan beyin üretimi kişilik ruhu, demek istiyorum... Unutmayın ki, genetik hafıza başka şeydir; ruh hafızası başka şeydir.

Soru:

-Hafızası olup da ruhu olmayan hangi varlıklardır? Teşekkürler...

Cevap:

-Hayvanlar ve diğer canlılar...”

Okyanus Ötesi 1, baskı 1998, Sayfa 145

Soru:

-Bir Hadiste bazı peygamberlerin yanlarındaki hayvanları, Efendimizin de devesini Cennet'e götüreceği belirtiliyor. Hayvanlar ölüm ötesi yaşamda ruhunu üretmediğine göre bu Hadisi nasıl anlamalıyız?..

Cevap:

-Dün bir soru sormuştum kapatmadan evvel6, bu cevap onunla ilgilidir... Şimdilik erteleyelim...”

11. BİTİRİRKEN

Değerli insanlar;

Ahmed Hulusi'nin eserleri ilk bakışta, bilim dünyasındaki gelişmelere ve tasavvuf ilmine dayandırılmış, modern ve sade bir Türkçe ile ifade edilmiş özgün bir ilmi içerdiği izlenimini uyandırsa da, objektif olarak incelendiğinde, söz konusu eserlerin; hakikatten uzak, insanları maddeye iten ve hapseden, çelişki ve yanlış fikirlerle dolu oldukları görülür. Bu yazıda ortaya konanlar, şeytanî cinlerin Ahmed Hulusi gibi sözde alimlere neler yaptırabildiğine dair en açık ibrettir. Bununla ilgili olarak, Kuran’da aşağıdaki ayet yer almaktadır:

Ve böylece Biz her peygambere insandan ve cin türünden şeytanlarını düşman kılmışızdır. Bunlar aldatmak için birbirlerine lafın yaldızlısını fısıldar dururlar. Eğer Rabbin dileseydi, bunu yapamazlardı. O halde bırak şunları, uydurdukları hurafelerle haşrolsunlar.” (Enam/112)

Peygamberimiz (s.a.v.) ise, bu hususta şunları söylemiştir:

Ümmetim hakkında korktuklarımın en korkulusu, dili alim olan münafıklardır.”

Sevgili okurlar;

Son olarak Ahmed Hulusi taraftarları arasında hakim olan bir görüşe değinmek istiyorum. Bu görüşe göre; maddi zenginlik, manevi zenginliğin elde edilmesi yolunda çok önemli bir faktör, hatta kimilerine göre de şarttır. Bu kişiler; aristokrasi olmadan evliyanın yetişmesinin mümkün olmadığına, manevi gücün ancak maddi güçle elde edilebileceğine inanmaktadırlar. Ahmed Hulusi taraftarlarının maddi güç elde etmek istemelerinin temelinde bu görüş yatar. Halbuki bu görüş, aşağıdaki ayetlerin de açıkça ortaya koyduğu üzere, insanı maneviyattan uzaklaştırıp ebedi hüsrana sürükler. Bu ayetlere iman eden zengin sahabeler mal varlıklarını derhal infak edip ömürlerinin kalan kısmını fakirlikle geçirmişlerdir.

... Altın ve gümüş biriktirenler ve Allah yolunda harcamayanları elem verici bir azap ile müjdele.” (Tevbe/34)

Hayır (ne mümkün)! Şüphesiz, cehennem derileri kavurup çıkaran alevli ateştir.

O, (hakka) arka döneni ve (imandan) yüz çevireni; servet toplayıp yığanı kendine çağırır.“ (Me'aric, 15-18)

Sevgili okurlar,

Ben bu yazıda sözü uzatmamak için ancak belli başlı konulara değindim. Elbette Ahmed Hulusi'nin hakikate aykırı söylemleri bunlarla sınırlı değil. Yazdığı bütün kitaplar bu tür, insanı yanıltan söylemlerle dolu. Müslümanın müslümanı uyarmak mecburiyeti vardır. Din konusu, insanın ebedî hayatını belirlediği için, sakın bu tür uyarılara fanatik yaklaşmayın. Lütfen konunun doğruluk derecesini araştırın. Çünkü; konu, sizin geleceğinizi ilgilendiriyor. Her zaman doğru olan tarafa yönelin.

Benim, İbrahim oğlu Cafer G. Abdullah olarak, müride ihtiyacım yok. Ben peygamber Efendimizin müridiyim. Müride müridlik yapılmaz. Sizler de, mürid olacaksanız, peygamberimizin müridi olun.

Seç çıkar mahluk içinden insanı
Ne büyükmüş kainatta ademin şanı
Cafer G. Abdullah

1„De ki: Ben size, ‘Allah’ın hazineleri benim yanımdadır’ demiyorum. Ben gaybı da bilmem. ...“ (En’âm Sûresi/50) Bu ayette peygamberimizin dahi (Allah bildirmedikçe) gaybı bilmediği yazılıdır

2Ruh İnsan Cin kitabı, 16. baskı, sayfa 100

3Kuran, Zümer/36

4Okyanus ötesi 1, baskı 1998, sayfa 142

Soru

-Orijin varlığa işaret eden “Allah” ismini harf harf açar mısınız.?..

Üstad (Sorunun cevabı):

-Abdulkerim Ceyli`nin "İnsan-ı Kâmil" Kitabında var....

5Ruh İnsan Cin, 16. baskı, sayfa 86

 

AH! Dikkat! WWW.SONADEM.COM Copyright ©info@ahdikkat.de  | info@ahdikkat.de
Top